• Deniz Günaydın

Büyüyünce "Meslek Olma" Devri Bitti.

Updated: Feb 14

Her çocuk gibi John Lennon’a da çocukken o klişe soru sorulmuş: ‘Büyüyünce ne olmak istiyorsun?’ O da ‘Mutlu olmak istiyorum’ demiş. Genelde bu soruya üç yaşındaki çocuk bile bir meslek ismiyle yanıt verdiğini hepimiz biliyoruz.


Büyüyünce ‘bir meslek olma’ fikri nesilden nesile, hatta DNA’mızdan bizlere aktarılan bir mirastır. Pek çoğumuz bu soruya doktor, mühendis, avukat, öğretmen demiştir. Benim gibi ruhu normdan biraz uzakta olanlar ise astronot, cadı, dansöz gibi yanıtlar verdiği için, anne ve babalarda korku bacayı sarmıştır. Hemen bu yanlışı (!) düzeltmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Yanıt ne olursa olsun, bir şey olma ‘para karşılığında insanlara bir şey verme’ olarak beyinlerimizde kodlanmıştır. Yani büyüyünce hepimiz ‘bir mesleğin kendisi’ olacağımıza inanarak hayata başlıyoruz.

Bu soruya ‘Ben büyüyünce mutlu olmak istiyorum’ diye yanıt verenler karşısında da beyinler kısa devre yapıyor. Beyin bilinmeyeni sevmediğinden hemen korku ve kaygı öcüleri bedenimizi ve hayatımızda olan her şeyi istila etmeye ve zehirlemeye başlıyor. Sevgili yoldaşım, kadim ruhlu arkadaşım Arzu Özev’in tabiriyle Zehirli Masallar nesillerden nesillere aktarılıyor. Masal olduğu, zaman içinde unutuluyor ve insanoğlu bu korkuyu hakikat; hatta yazılı olmayan bir kanun haline getiriyor.

İlk zehiri orada alıyoruz: Ben büyüyünce bir meslek olmalıyım. O meslekte bir ünvana sahip olmalıyım. O zaman ben kariyerim için yaşamalıyım. Kimileri şanslı ise, bu zehirli masal içinde mesleği sayesinde kendini iyi hissedeceği işler üretiyor. Kimileri ise o kadar şanslı olmuyor. Gartner’ın araştırmasına göre dünya nüfusunun %87’si nefret ettiği bir iş alanında ve şirkette çalışıyor. Kalan %6’sı kendine ‘işimi seviyorum’ diye yalan söylüyor. %1’lik kesim gerçekten sevdiği işi yapıyor.

Ünvan ve kariyer için yaşayan insanlar, belki de ruhlarının kodlarında hiç yazılı olmayan şeyler yapmaya başlıyor. Kimileri insanları ezerek, aşağılayarak, bastırarak, çalışanlarını ve yöneticisini kontrol ederek ve her şeyi yönetebileceğini zannederek kariyeri için yaşıyor. Kimileri ise bu süreçte özdeğersizlik duygusuyla ezilmeye, aşağılanmaya, bastırılmaya, kontrol edilmeye; edilgen kuklalar olarak kariyeri için yaşıyor. Her ikisi de kariyeri için yaşıyor. Burada sorun birinci tipteki insanlarda mı, ikinci tipteki insanlarda mı? Her ikisinde de mi? Yoksa sorunun tanımı bambaşka mı?

1999 yılından beri çalışıyorum. 2008’den bu yana da yönetim danışmanı olarak iş hayatında geçirdiğim bu dönemde gördüğüm yüzlerce durum, insan ve şirket kültürü ile ilgili şunu söyleyebilirim ki; sorunun ta kendisi bize o zehri enjekte edenler. Lakin hemen anne - babayı suçlamayalım. Çünkü çoğumuzun anne ve babası bizi seven, bizler için en iyisini isteyen, kendi bilgileri ve öğrendikleri kapsamında en iyisini yapmaya çalışan ve bizim dünyaya gelmemize vesilen olan kutsal varlıklar değil miydi? Bu evrensel hakikati hep hatırlayarak kendimize soralım: Anne ve babamızın kendi özgün bilgisi mi bu zehir, yoksa onlara da nesilden nesile aktarılan bir masal mı?

Burada elbette suçlu - suçsuz aramıyoruz. Lütfen siz de aramayın. Çünkü suçlamak, insanı sorumluluk almaktan uzaklaştırır. Suçlamak da öğrenilmiş bir zehirli masaldır. Tıpkı size söylenen “büyüyünce bir meslek olunur” zehirli masalı gibi.

O zaman tüm bu olanların suçlusu ben miyim?” Dediğinizi duyar gibi oluyorum. Lakin size beklediğiniz cevabı vermeyeceğim. Çünkü size masal anlatmak için burada değilim. Aksine size bambaşka bir perspektiften bakmanız, doğru soruları sormanız ve suçlu-suçsuz gibi kavramların ötesinde kendinizi, hayatınızı ve olanları idrak etmenize vesile olmak için buradayım.

Tüm yaşadıklarınız; iyisiyle kötüsüyle, şerbetliyle zehriyle yaşamayız gerektiği için oluyor. Bugün bu yazıyı okuyorsanız bu masaldan ruhunuz çıkmak istediği için. İçinizde, ta derinlerinizde ‘bu hayatın tadında tuzunda bir eksiklik var’ dediği için, ‘her şeyi yapıyorum neden mutlu olamıyorum’ dediği için, ya da ‘her şeye sahibim neden mutlu olamıyorum’ dediği için, veya ‘hiçbir şey yapamıyorum, hayatın girdabında savrulup duruyorum, nasıl yapmam gerektiğini bilmiyorum’ dediği için.


Gönülden, tüm sevgim ve samimiyetimle söylüyorum: İnanın; hayatınızın en muhteşem kavşağındasınız. Burası hayatınızda olup bitenlerin, dünyada Zehirli Masalların neden olduğunu anlamak için ilk adımı attığınız bir yol ayrımı. Bundan sonrası asla eskisi gibi olmayacak. İsteseniz de asla eskiye dönemeyeceksiniz. O yıllarca uğruna çalıştığınız, didindiğiniz, kendinizden ve sevdiklerinizden vazgeçtiğiniz, ezilmeyi göze aldığınız, hayatınızın en güzel zamanlarını uğruna feda ettiğiniz zehirli bir masalı yaşamayı bırakmaya hazır olmalısınız.

Ve size asla ‘işinizden istifa edin, kariyerinizi çöpe atın, şirkette ona buna atar gider yapın” demeyeceğim. Size, size özel panzehirinizi keşfetmenize vesile olmak için buradayım.


Ne demiştim; bugüne kadar olması gereken her şey olması gerektiği içindi. Bu sizin hayatınız, bu sizin yolculuğunuz. Ne kadar korkunç deneyimler yaşasanız da bu sizin kendinize yaklaşmanız için yaşandı. Bazıları tekrarlanarak benzer veya neredeyse aynı formatta yaşandı. Bazıları farklı gibi görünüp, sizi aynı sonuca çıkardı. Sizde yaralar açtı, belki de telafi olmadığını düşündüğünüz izler bıraktı.


Şimdiye kadar ne olduysanız, ne olduğunuzu düşündüyseniz, o anda olmanız gerektiği için oldu. Tam anlamıyla zehirlenmeniz için oldu. Çünkü sizin bu masaldan çıkmanız, kendinizi yaratmanız için, bu deneyimi yaşamanız gerekiyordu. Evet! doğru duydunuz: Her türlü ilüzyonuna, sahteliğine, mutsuzluğuna, rezilliğine, başınıza açtığı psikolojik ve fiziksel rahatsızlıklarına rağmen; ne derseniz deyin, yaşamanız gerekiyordu. Çünkü insan kitaplardan okuduklarıyla ve ezberledikleriyle değil, bir olayın içine dalıp deneyim edindiklerinden öğrenir.

Yani bir deterjan markasının sloganı gibi “Kirlenmek güzeldir”. Çünkü çamura batmadan, pislenmeden, kendini kaptırmadan insanoğlu öğrenemez ve gelişemez. İnsanoğlu kimi zaman zehirli masallarla, kimi zaman ise kendi özgür iradesiyle ve seçimleriyle bazı çamurların içine batar. Bu çamurlardan biri de “Büyüyünce bir meslek olmaktır; para karşılığında insanlara bir şey; emeğini, zamanını, ürettiğini verme”dir.


İnşaat alanlarını düşünün: o muhteşem evler, binalar ve gökdelenler yapılırken her yer çamur, pislik ve kaos içindedir. Ama bitince ve temizlenince insanlar için yaşanacak yerlere dönerler. İnsanın kendine gelmesi, kendi olması ve büyümesi de aynen böyledir. “Çamur yoksa, Lotus çiçeği açmaz” da buradan gelir.


Ve herkes başka bir yaşta kendine gelir veya yetişkin diline göre ‘büyür’. Herkes kendi zamanında ve hazır olduğu zaman büyür. Herkesin büyümesi, çamurundan çıkıp lotus çiçeği gibi açması, kendiyle tam doyumlu bir hayat yaşaması için dünya zamanıyla geçirmesi gereken süre farklıdır. Kimisi 17 yaşında, kimisi 34 yaşında, kimisi 65 yaşındadır. Herkes büyümesi gerektiği anda büyür. Yaşadığımız evrende kimse için geç kalmak diye bir şey yoktur. Her şey olması gerektiği gibi tam zamanında ve mükemmel şekilde yaşanır. Evet; tüm ıstıraplarına, bizde bıraktığı yaralara rağmen. Hatta inşa ettiğimiz ve uğruna pek çok şey feda ederek bırakmak istemediğimiz güzel şeylere rağmen.

Çünkü büyüme ve iyileşme süreci yaralarla ve acı doludur. Ameliyat gibi; iyileşmek için ameliyat oluruz. Ameliyat sırasında yaralarımız, acılarımız ve ağrılarımız olur. Hepsi iyileşmemizin bir parçasıdır. İyileşince ise artık o hastalığımız - şanslıysak ve her şey yolunda gittiyse - kalmaz. Doktorlarımız insanoğlu için bu süreçleri en az acı verici olacak şekilde uzun yıllardır yapmaya çalışıyor. Artık anesteziden saçmalamadan ve daha rahat uyanmak mümkün, artık koca yarıklar yerine kapalı ameliyatla daha az kas ve deri kesiği ve acısı mümkün, artık ameliyata gerek kalmadan çok küçük acılarla gençleşmek / estetik yaptırmak mümkün. Dolayısıyla insanoğlu daha az acı çekerek büyümenin yollarını farklı alanlarda arayan, bu yolda da her geçen gün ilerleyen bir varlık.


Büyüyünce bir şey; meslek olma zehri hala var. Ancak bu o kadar acı verici bir şey oldu ki, zaman içinde yeni nesiller geldikçe ‘iş yerinde mutluluk ve tatmin arayanlar’ın nüfusu o kadar arttı ki, şirketler çalışanlarını daha çok dinlemek, onlar için daha ideal ortamlar yaratmak ve daha iyi deneyimler ve imkanlar sunmak için çalışmaya başladı. Hatta şirketler hedefler kadar değerleri için kafa yormaya başladı. Yönetim gurusu Peter Drucker “Kültür, stratejiyi kahvaltıda yer” dedi. Şirketler finansal tabloları ve karları kadar kültürüne ve insanlarına da yatırım yapmaya başladı. Çünkü çalışanlar olmadan şirketler nasıl mevcudiyetlerini sürdürecekti? O zaman onlara bilgi/deneyim/zamanları karşılığında para veren yerler olmanın ötesinde, onlar için daha doyumlu, tatminli bir ortam nasıl yaratırız diye kafa yormaya başladı. Bunun için danışmanlardan destek aldı. Kimilerini uyguladı, kimilerini uygulama ve değişme konusunda direnç gösterdi...

Bazılarınızın “Hadi canım oradan! Hala herkes çok mutsuz! Mecbur olmasa kimse çalışmaz!” lafları kulaklarımda çınlamaya başladı. Lakin size “yanılıyorsunuz” demek istiyorum. Çünkü nasıl bir bebekten doğar doğmaz yürümeyi bekleyemeyiz, nasıl tohumunu ektiğimizde hemen onlarca gonca veren bir gül sahibi olamayacağımızı biliriz, nasıl bir günde bir meslekte ustalaşılmayacağını ve deneyim edinmemiz gerektiğini biliriz; o zaman neden şirketlerin de bir günde mükemmel olmasını bekliyoruz ve hala şikayet ediyoruz? Ne demiştim, hatırlayın: Suçlamak, bizi sorumluluk almaktan uzaklaştırmıyor mu?


O zaman biz büyürken, bizim gibi büyümeye çalışan pek çok insan var ki; şirketler bu konuda bir şeyler yapıyor ve kendince yapmaya çalışıyor... Direnenler ve inat edenler ise zaman içinde çöküyor veya çökecek. Hep birlikte göreceğiz. İnsanoğlu bir meslek olmanın ötesinde başka bir varlık olduğuna uyanıyor... Kurumsal bir şirkette çalışmak yerine seyahat ederek ve bunu sosyal medyada paylaşarak para kazananlar, beğensek de beğenmesek de Youtuber’lar, inanılmaz inovatif fikirlere sahip genç girişimciler, 30 yaş altında olup milyonlarca dolar para kazanan iş sahipleri bu yüzden var. Eskiden kurumsal şirkette bir pozisyon bulmaya çalışan ve hatta bu uğurda her yolu deneyen yetenekler, şimdi o kadar da çabalamıyor. Kurumsal şirketler yetenekleri çekmek, elde tutmak ve kaybetmemek için bir sürü yol deniyor. Bünyelerinde çalıştıramasalar bile, onlarla birlikte çalışmanın yeni yollarını arıyor.


Bu demek oluyor ki, insanoğlu kendi yarattığı zehirli masallardan oluşturduğu kollektif akılla çıkma çabasında. Doğru veya yanlış, güzel veya çirkin; beğenirsiniz veya beğenmezsiniz; en azından bu çabanın içindeyiz. İdrak, Cesaret ve Çaba insanların kendine kavuşma ve büyüme yolundaki en etkili 3 vitamin. Bu vitaminleri kimilerimiz genç yaşta, kimilerimiz orta yaşta, kimilerimiz elli yaşından sonra alacağız. Bu da bir gerçek. Önemli olan kendi yolumuzda ilerlemek ve bu yolda giderken de kariyerimiz kadar kendi içimize bakmak ve kendimize her anımız için şu soruları sormanın sorumluluğunu almak önemli:

A. Nasılsın?

B. Nasıl hissediyorsun?

C. Neye ihtiyacın var?

D. Senin için ne yapabilirim?

Etraftan aldığımız zehirli masallardan bizi ne annemiz, ne babamız, ne şirketimiz, ne hükümetimiz, ne de dünya örgütleri kurtarabilir. Biz kendimizle baş başa kalma cesaretini gösterdikçe, kendimizi her an yokladıkça, kendimizle sohbet ettikçe ve cevaplarımızı sadece kendimizin bulabileceğini idrak ettikçe büyüyünce bir meslek olmanın çok ötesinde kendimiz olmayı öğreniriz. Ve o zaman oyunu değiştiririz: Kendimiz olunca, ne meslek yaptığımızın bir önemi kalmaz. Kendimiz olarak yaptığımız her şey - meslek de dahil - bizi besler, başkalarını besler, dünyayı besler ve dünyada kollektif aklı değiştirecek hareketi yaratır.

414 views0 comments

Recent Posts

See All