• Deniz Günaydın

"İşçiler Birleş, Patronlar Kalleş" mi Acaba?


Dünyadaki gelir adaletsizliğinin gittikçe daha da uçurumlaştığı; fakirlerin daha fakir, zenginlerin daha zengin, orta kesimin ise yok olduğu bu dönemde oyunu değiştirmek için acaba yanlış açıdan mı bakıyoruz?


“İşçiler birleş, patronlar kalleş” mi acaba?

Burada taraf - bertaraf… ikilik - çatışma… otorite karşısında hak arayan ve onunla çatışarak hakkını arayan bir yaklaşım var. Sevgili Sibel Keyvan’ın Yaşam Tasarımı Eğitimi sırasında katılımcılara anlattığı referans olarak Richard Sennett’in Otorite kitabında mesele şöyle tanımlanıyor:

Otoriter ve otoriteye uğrayan (ezilen, öz değerini bulamayan) taraflar anti empatik haldedir. Yani her iki taraf da halden anlamayan durumdadır. Bu oyunu değiştirmek için;

  1. Otoriteye sığınacak güç olarak bakmayı bırakmak (size sağladığı para, mevki, yetki, karar, onaylanma… her ne ise)

  2. Öz değerini zedeleyen, adaletsiz davrandığını düşünen birinden hak almayı çalışmayı bırakmak

Her iki durumda da otoriteye uğrayan kişi, otoritenin onun değerini belirleyen kişi olduğunun kabulüyle hareket etmektedir.


Onu her iki boyutuyla sizin üstünüzde konumlandırıp ilahlaştırırsanız, insan gibi iletişim ve bağ kurmakta ve emeğimizin karşılığını almakta zorlanırız. 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı’ndan bu yana hala insanın isyanla, grevle, itirazla, çatışmayla otoriteleri daha da yücelttiği ve gelirlerini daha da arttırdığı şekilde onlara hizmet etmeye devam ediyor olunması da bir arpa boyu yol alamadığımızın göstergesi…


O zaman Emekçiler olarak ne yapmak lazım?

  1. İşçi kelimesini ben olsam lugattan kaldırırdım. Çünkü bir organizasyonda kimse kimseden önemli veya önemsiz değildir. Her şeyin arasında anlamlar ve bağlar vardır. Büyük resimden baktığımızda insandan ziyade sistemi görürsünüz ve sistemin parçası olan herkesin sisteme emeğini, hizmetini görmeye başlarsınız… Büyük resmi liderleriniz size anlatmıyorsa, kendi varlığınızı anlamsız ve bulunduğunuz yerden kopuk hissediyorsanız yine otoritenin kurbanısınız demektir. Kendi emeğinizin ve değerinizin size başkası tarafından anlatılması yerine siz anlamaya, sormaya gayret edin.

  2. Neyi istemediğinize değil, neyi istediğinize odaklanın. İfadeniz şikayet eden “çocuk”tan, ne istediğini bilen “yetişkin”e dönüştüğünde otorite dediğiniz kişi “baba” olmaktan çıkıp, aynı sistemin içerisinde sizinle çalışan ve sisteme hizmet eden insana dönüşecektir.

  3. Otoritenin sizi görmesini, taktir etmesini, onayını, icazetini beklemeyin… Harekete geçmek için beklemeyin. Nerede hareket, orada bereket… Ve dikkat edin; istediğiniz sorumluluk, yetki, ünvan ve onun getirisi maaş paketi siz oturduğunuz müddetçe size taktim edilmez. Sorumluluk otorite tarafından verilmez, siz isterseniz sorumluluğu ve getirilerini alırsınız.

  4. Şirketteki ilişki ağlarına tabiki bakın, anlamaya gayret edin ama o ilişki ağlarına hizmet eden kişi olmayın. Bu sizi kıyaslama, kafada sürekli politika geliştirmeye, gizli gündemler yaratmanıza ve onlarla da savaş haline girmenize sebep olur. Etrafınızdaki herkesi tehdit olarak görmeye başlarsınız. Aynı sisteme hizmet edenlerin iç savaşı neyle sonuçlanır? E peki siz neye hizmet etmek istiyorsunuz?

  5. Otoriteden özgürleşmek için bol bol gözlemleyin, yargısızca bakın, anlama haline geçin, empati yapın. Kendinize yakınlaştırdığınız, empati yaptığınız kişi size yakınlaşır. Kendinizden uzaklaştırdığınız kişi ise ilahlaşır / tanrılaşır.

  6. Otorite ile alay etmeyin, saygıdan uzak davranışlarda ve dedikodularda bulunmayın. Bu hem sizi küçültür, hem enerjinizle onu büyütmeye hizmet ettirir, hem de sizi ondan uzaklaştırır. Bir de ununtmadan; tepeden kuş bakışı ile bakınca her şey kabak gibi görünür. Küçük dedikodular yapan biri olmayı mı, yoksa kendinin en iyi versiyonu olmak için emeğini başarıya dönüştüren bir insan olmayı mı tercih edersiniz? Karar sizin.

  7. Bazı kötü niyetli otorite figürleri başta size arkadaş gibi yaklaşır. Sizinle yakınlık kurar. Kişisel hayatınız, sevdiğiniz ve sevmediğiniz şeylerle ilgili verilerizi toplar. Kendinizi her şeyinizle açık yüreklilikle “patronumla arkadaş gibiyiz” demek için paylaştığınız mahremiyetiniz, bir gün sizi manipüle etmek için kullanılabilir. Unutmayın; sisteme hizmet eden ve burada ortak amaçları ve hedefleri paylaşan, farklı sorumlulukları olan iki insansınız. (Hatta onun sorumlulukları sizden bazı konularda daha fazla ve kimi zaman daha ağır) Bu perspektiften iletişim, ilişki ve bağlarınızın sınırlarını belirleyin. Anneannem “Acızık mesafe iyidir evladım. Hem karşıdaki burnunun dibinde olmadığı için uzaktan her şeyi ile daha net görürsün, hem de kendi alanını bilirsin ve korursun” derdi. Bu karşı taraf tehdit olduğu için değil, kendi alanınıza da sahip çıktığınız, saygı duyduğunuz, sevdiğiniz için yapın. Karşı tarafı da aynı saygıya, sevgiye ve anlayışa davet edin.

Otoriteyle yakınlaşıp onu insanlaştırdığımız ve kendimizi özgürleştirdiğimiz noktada bakacağımız tek yer kalıyor: O da kendimiz (öz-değerimiz, öz-sevgimiz, öz-saygımız, öz-şefkatimizle) ve “emek” ile aramızdaki ilişki.


Emek, “bir işin yapılması için harcanan beden ve kafa gücü, çalışma” olarak tanımlanıyor.


Emeğin berekete dönüşmesi için ise kalpten, gönülden sahiplikle o çalışmayı gerçekleştirmek; hakkını vermek gerekiyor.


Gönülsüz emek bereketi ve rızkı az para getirir ve en önemlisi de beraberinde tatminsizlik, mutsuzluk ve daha ötesinde nefret duygusunu içimizde filizlendirir.


Para için çalışan değil, bereket için sevgiyle çalışan hale gelmek için ise kabul, şükür, sahiplenme, sorumluluk gerektirir: Bir işi %50, %75 veya %98 değil; %100 yapma sorumluluğunu… Bu noktada gerçek doyum paradan değil, emekten gelir.


Emeğimize gönlümüzü katarsak kendi değerimizi paradan değil, içimizdeki sevgiden ve kendimizi sahiplenmeden alırız. Kendimizi sahiplendiğimiz her noktada değerimizi bulur, kabul eder ve o değerle tam ve bütün oluruz. O kadar bütün ve net oluruz ki, emeğimiz sevgiden gelen güçle maddeye dönüşür. Emeğiniz başkaları tarafından da takdir edilir, değerli bulunur.


O madde - para - aracımızdır. Biliriz ki, neyi gönülden ve hakkını vererek yapsak kazandığımız miktardan bağımsız hayatımızın her alanına bereket gelir.


1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramındaki bu yazım dilerim hepimizin kendiyle olan iletişim ve bağına, öz-değer, öz-saygı, öz-sevgi, öz-şefkat duygumuza; başkalarıyla - özellikle otorite figürleri ile olan - iletişim ve bağımıza yukarıdaki kapsamla bakmamıza vesile olur.


Bu yazıyı yazmama ilham veren Sibel Keyvan’a da ayrıca sonsuz teşekkür ederim.

41 views0 comments

Recent Posts

See All