• Sibel Keyvan

Toplumsal Birey Olabilmek Mümkün mü?


Fotoğraf Hakkında:

Bu fotoğrafı 2017 yılında Meksika seyahatim sırasında çekmiştim. Ne zaman birlikte olmak, destek olmak hakkında düşünsem gözümde bu ağaçlar canlanır. Güzelliğini ve gücünü farklı ağaçların her şeye rağmen bir araya gelmesinden alıyor. Meksika’daki Aztek geleneklerinin devam ettiği, şaman kültürünün izlerini her yerde görebileceğiniz mistik bir kasaba Tepoztlan. Bu ağaç da yaklaşık 3.500 metrelik Tepozteco Piramidi tırmanışında bütün görkemiyle misafirlerini karşılıyor.


Son bir haftadır İstanbul Sözleşmesi gündemimizde. İptal haberini okuduktan sonra bir yerlere sığamadım, yerimde de duramadım, kimseyle konuşamadım, boğazımda bir şeyler düğümlendi, amaçsızca yürüdüm sadece. Telefonlara bile bakamadım, sanki arayanlar bu konuda bir şey söylerse boğazımdaki düğüm daha da büyürse diye de korktum. Çaresiz hissetmek ağır geliyor.


Bu kararı verenler ne düşündüler de iptal ettiler diye de düşündüm. Eksikliğinde yaratacağı etkilerden daha çok, kararın yönetime getirdiği sorumluluklar, ekonomik ve siyasal yaptırımlardan kaynaklı olduğunu düşünüyorum.


Sadece bu olay değil, pek çok konu var toplum olarak hepimizi ilgilendiren. Binlerce yıllık kültürel birikimi barındıran bu zengin, derin, bereketli toprakların çocukları olarak bu toplumun bir parçası olduğumuz bilincine nasıl ulaşabiliriz acaba?

Çok uzun zamandır bu konuda araştırmalar yapıyorum. Katıldığım yüksek lisans programında iki yıldır toplumsal birey nasıl olunur ile ilgili felsefeden, psikolojiye, sosyolojiye, davranış bilimlerine, hatta özel ilgim olan tasavvufa kadar pek çok farklı disiplinin bakış açılarına bakıyorum. Geldiğim noktada şunu net olarak söyleyebilirim; “ben” ortaya çıkamadan, yani “öznel birey” olmadan “toplumsal birey” olmak mümkün değil. Ben’den geçmeden biz’e gidilemiyor.


Peki nasıl öğreneceğiz tek başına birey olabilmeyi? İnsanın en önemli ilişkisi kendiyle olan. Bizler sağlıklı bir “ben” bilinci oluşturmadan, değer duygularımızı, öz sevgi, öz saygı, öz şefkat güçlü bir şekilde inşa etmeden, ne ilişkilerimizde denge kurabileceğiz, ne kendi sınırlarımızı çizip başkalarıyla uyumu yakalayabileceğiz.


Öznel birey olabilmekte güçlü bir bağımsızlık hissi, özgürlük var. Ekonomik, sosyal, toplumsal ne tarafından bakarsanız bakın üreten kişi özgürleşiyor, kendine değer vermeye başlıyor, kendisiyle sağlıklı ilişki kurmaya başlıyor, kendisiyle barış içinde olan da çevresiyle toplumla ilişkisinde daha etkin ve yapıcı oluyor.


Bu yazıda birey olabilmeye “üretmek” ekseninden yaklaşmak istiyorum. Özellikle de ülkemizde “toplumsal eşitlik” dendiğinde, terazinin kadının aleyhine dengesinin şaştığı kadının üretmesinden. Bizde eşitlik konusunda toplumsal iyileşme olabilmesi, dengeden bahsedilebilmesi kadının değerinin yükseltilmesinden geçiyor.


Çoğumuz için “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı çok yeni, hatta söylendiğinde eğitim düzeyi ve cinsiyetten bağımsız, insanların rahatsız olduklarını da gözlemliyorum. Kadın erkek nasıl eşit olur ki yaratılışı farklı diyenden, ben feminist değilim diyene kadar konuyu ilgisi olmayan noktalara sürükleyen bakış açıları var. Yadırgamamak gerek, dediğim gibi bizde çok yeni. Tıpkı cep telefonlarında olduğu gibi keşke, ilgi duyduğumuz teknolojik gelişmelere tüm dünyayla aynı anda nasıl erişip, hayatlarımıza nasıl kolayca dahil edebiliyorsak, toplumsal konulardaki gelişmelere de öyle kolayca adapte olabilsek!


Ülkemizde maalesef terazi o kadar şaşmış ki eşitlikten önce denge için kadının desteklenmesi gerekiyor yani pozitif ayrımcılık. Verilecek desteklerle kadın ne kadar çok üretirse o kadar toplumsal iyileşme olabilecek.


Sosyal medyada takip ediyorum her yaş grubundan, mevkiden, eğitimden, cinsiyetten insan paylaştı “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” diye. Sözleşmenin ne olduğu, içeriği, ne kazandırdığı, kimi, nasıl koruduğu paylaşıldı belki de milyonlarca hikâyede, gönderimde. Geleneksel medyayı uzun zamandır takip etmiyorum, bu konuda da bilinçli olarak konu dışı bırakıyorum. Her birimizin kendi medya kanalları var uzun zamandır oradan yayın yapıyoruz, beğenen de okuyor… Beğendiklerimizi takip ediyoruz. Paylaşımlarımızın, birbirimize olan desteklerin faydası da küçümsenmeyecek kadar fazla olsa da kendi görüşlerimizle sınırlı alanlardayız.


Sözleşmenin iptaline hep birlikte karşı çıkıyoruz, birlikte hayır bu yanlış diyebiliyoruz derken birkaç gün önce çok üzücü bir sokak röportajı paylaşılmaya başlandı. Hem de milyonlarca takipçisi olan hesaplardan, ülkemizin önde gelen sanatçılarının sosyal medya hesapları da paylaştı. Röportajlarda İstanbul Sözleşmesi’nin ne olduğu soruluyor, anlamını bilmeyen birkaç kişinin cevabı, komik mi bulunmuş yoksa üzüntüyle mi, aşağılamayla mı bilinmez, dehşet verici bir üstten bakışla paylaşılıyor. Altındaki yorumlardan bahsetmiyorum bile.

Birleşmek istiyoruz ayrışmak değil, lütfen anlayış olarak bunu içimize sindirelim.

Konunun kendisi toplumsal bir iyilikte, ortak bir amaçla birleşelim derken amacı ne olursa olsun bu tarz paylaşımlar bizi birbirimizden ayrıştırmıyor mu?


Herkes eşit şartlarda dünyaya gelmiyor, ülkemizin çeşitli yerlerinde aileler çocuklarının temel eğitimi almasını bile engellenebiliyorken, toplum normları, aile kuralları, mahalle baskısı her şeyin üstünde güce sahipken, bilen bilmeyene elindeki tüm imkânları seferber ederek yılmadan usanmadan öğretmeye zorunlu, toplumsal görev bu.


Bilmiyorsa öğrensin yazmışlar en çok da yorumlara. Nereden öğrensin mesela? İçerik sebebiyle artık okumayan gazetelerden mi? Bir tek haber bile yapmayan ana akım televizyon kanallarından mı? Okullardaki temel eğitimden mi? Aile büyüklerinden? Mahalledeki aynı sosyo-ekonomik sıkıntılar yaşayan arkadaşlarından mı?


Bilmiyorsa onun kadar bilenlerin de bu işte sorumluluğu yok mu? Bireysel olarak sosyal medya ortamında yaptığımız paylaşımlar belli ki yetmiyor. Her bilen etrafındaki birkaç kişiye anlatsa, iş dünyası toplumsal sosyal sorumluluk projeleriyle desteklese, bireysel olarak sivil toplum kuruluşlarının bir parçası olunsa işte ancak o zaman toplumsal bir görev ve sorumluluktan bahsedebiliriz.


Birey olmanın iki boyutu var, öznel ve toplumsal olmak. Hem kendimize hem de topluma karşı sorumluluğumuz var. Konuşmanın ötesinde iyi neler yapıyoruz, az çok fark etmez, üstümüze ne düşüyor bir baksak?

Ben ne mi yapıyorum? Doğa, çocuklar, hayvanları odağındaki sosyal projelere bireysel olarak katkıda bulunmanın gayreti içindeyim. Bu konu özelinde ise; çeşitli sosyal sorumluluk projelerinde hem gönüllü yer alıyorum hem de iş alanında verdiğim danışmanlıklarda sosyal proje geliştirmelerine destek veriyorum. Yüksek lisans tezimde “toplumsal cinsiyet eşitliğinin marka itibarına etkisi”ni araştırıyorum. Sayısız muhteşem projeyle karşılaştım, yapılanlar heyecan verici, umut verici! Ne kadar çok şirket bu alana yatırım yaparsa toplumsal etkisinin o kadar büyük olacağına inanıyorum. Alışverişlerimi küçük kadın girişimcilerden yapmaya dikkat ediyorum. Giymediğim kıyafetlerimi, kullanmadığım eşyalarımı Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı KEDV’e bağışladım, bağışlıyorum, onlar eşyaların ikinci el satışıyla kadınlara el becerisi kazandırıp, üretimlerini ve ürün satışlarını destekliyorlar. Üniversitelerde yaptığım konuşmalarda, kariyer danışmanlıklarımda özellikle gençlere bu konuda farkındalık kazanmaları için destek olmaya çalışıyorum. Yazdığım yazılarla, sohbetlerle edindiğim bilgileri daha çok insana ulaştırmaya gayret ediyorum.


Covid-19 pandemisinin bize öğrettiği çok önemli bir şey var; birimiz bile iyi olmazsak hiç birimiz iyi olmayacağız, sağlıklı olmak istiyorsak kendimizi korumak kadar başkalarının da korunduğundan emin olmalıyız dedirtti değil mi… O sebeple birbirimizi uyardık, toplumsal olarak birbirimize öğrettik ne yapmamız gerektiğini.


Eğer bu yazıyı buraya kadar okuduysanız rica ediyorum, birleştirici olmak adına, toplumsal birey olmak adına yaptıklarınızı yorumlara yazın, belki bir kişinin daha dikkatini çeker, ona yaptıklarınızla fikir verirsiniz, ilham olursunuz…

69 views0 comments

Recent Posts

See All