• Sibel Keyvan

Roller ile kim olduğumuz arasında bir yerdeyiz… İyi hissetmek mümkün mü!?

Updated: Feb 14


Geçen yıl yüksek lisansta okuduğumuz “Günlük yaşamda benliğin sunumu” kitabı beni çok etkilemişti. Kitabı okurken karantinadaydık. Bilinmezlik ve kısıtlılık ortamında öğrendiğim her şey ayrıca bir heyecan verdi diyebilirim.

Kitabın yazarı Kanadalı sosyolog, sosyal psikolog, toplum bilimci Erving Goffman diyorki; “kişiler, öz benlikleri yanında sürekli toplumsal etkileşim içinde olan, baba, patron, eş, öğrenci gibi pek çok kimliğe sahiptirler ve toplumsal ilişkileri içinde bu kimliklerin gerektirdiği rollere uygun hareket ederler. Tek başına kaldıklarında ise kendi öz kimliklerine dönerler. Bir başka ifadeyle toplumsal etkileşim içinde oldukları her yer insanlar için birer sahnedir.


Bireyler yaşamları boyunca diğer bireylerin karşısına benimsedikleri rollere uygun performanslar ile çıkmaktadırlar. Özel hayat, gündelik hayat, iş hayatı içerisinde bireyler bu sayede benlikler ortaya koyarak diğer insanları etkilemeye çalışmakta ve onlardan onay beklemektedirler. Toplumsal bir varlık olan birey, toplum içerisinde kendini bu şekilde var etmektedir”.


İşyeri çatısı altında rollerimizi bugüne kadar bildiğimiz, öğrendiğimiz gibi oynarken, içinde bulunduğumuz süreçte düzenimiz bozuldu, sahneler karıştı. Bir elin parmakları gibi kolayca hareket ettirdiğimiz rolleri yapmakta zorlanmaya başladık. Hele işte oynadığımız roller gerçek kişiliğimizle dengeli ve uyumlu değilse, ev (gündelik yaşam) sahnesinde onları oynamak, uyumsuzluğu iyice göze batar hale getirdi. Hem kendimize hem iletişimde olduklarımıza.


Peki ilişkilerimizde, iletişimizde ne kadar kendimiz gibiyiz? Kendi gerçekliğimize, değerlerimize ne kadar yakınız, rollerimiz bizimle ne kadar örtüşüyor?


Goffman diyorki kullandığımız kelimeler, sözlerle; sergilediğimiz tavırlar, hareketlerimiz, davranışlarımız, görüntümüz, beden dilimiz ne kadar uyumluysa, dengeliyse o denli kendimizi iyi hissediyoruz. Ve acı gerçek, biz hangi kelimelerle, ne söylersek söyleyelim karşımızdaki kişinin bizimle ilgili izlenimini, %60 oranında yaptığımız jest, mimik, beden ve yüz hareketleri belirliyormuş!


Bizim oynadığımız her role uygun bir hikayemiz, kullandığımız bir dil ve benimsediğimiz bir iletişim biçimi var. Oysa özünde kendimiz olarak çok özgün bir yapıya sahibiz. Bunu kabul görmez endişesiyle nadiren ortaya çıkarıyoruz. Farklı sahneler, roller arasında geziniyor, her bir seyirciye ayrı ayrı mesajlar veriyoruz. Peki yaratmaya hayatımızı adadığımız bu benlik sunumları sadece birer “zan”dan ibaretse…


Yaşanmayan, bastırılan duygular kişiyi kendi gerçekliğine ait olmayan davranış şekillerine sevk ediyor. Davranışlarımız ortaya çıkarken kendi düşüncelerimiz kadar, dış ortamın koşulları da bizi etkiliyor. Hiç istemesek de bir şeyi gülümseyerek yapmak zorunda kalıyor, hayır demek isterken evet diyor, gerçek düşüncelerimizi saklıyoruz. Bu davranışların samimi olmadığını esasında bizim bildiğimiz kadar karşımızdakiler de hissediyor. Beden dilimiz, yaydığımız enerji, huzursuzluk hali baskılasak da davranışlarımızda, hareketlerimizde bir şekilde kendini gösteriyor.


Diğer yandan, kişi kendi gerçekliğinden ne kadar uzaksa rolleri oynamak o kadar zorlaşıyor. Sürekli rol yapmak zaten yorucu, içten gelmeyen, kendiliğinden oluşmayan davranışları “mış” gibi yaşamak mutsuzluğu, tatminsizliği doğuruyor. Duygularımızı gerektiği şekilde yaşamaya izin vermemek, geçiştirmek, üstünü örtmek, yok saymak uzun vadede pek çok sorunu beraberinde getiriyor. Durumu idare edemez hale geldiğimizde, yok sayılan duygular kendini sağlık sorunlarında gösteriyor.


Son bir yıldır dünyanın fiziksel ortamı da dahil kolektif bir değişim dönüşüm yaşıyoruz. İç dünyamız, toplum, hatta şirketler bile, hiçbir aşamasında “mış” gibi yapamadığımız bir süreçten geçiyoruz.


Bu dönemin bilinmez, öngörülemez, değişken atmosferinde kendimizi, ihtiyaçlarımızı, isteklerimizi, rollerimizi, hayat amacımızı, ne kadar gerçek davrandığımızı sorguluyoruz. “Güven” ve “güvence” olarak gördüğümüz şeyler değişti, yeni değerler yaratmaya ihtiyaç duyuyoruz.


Tek bir gerçeklik tanıdık o da kendimizinki… Kendimizi tüm çıplaklığıyla tanımadan, değerimizi yaratmadan yola devam etmek mümkün olmayacak sanırım… Dışarıya göstermeye alıştığımız ilgi, alaka, sevgi, saygı, hoşgörüye en çok da kendimizin ihtiyacı var. Kendinden kendine.


İç dünyaya bakmak belki de en büyük cesareti gerektiriyor. Kendimizle iletişim belki bilmediğimiz bir şey ama öğrenmeye de mecburuz. Hayatımı gözden geçiriyorum, çevremi gözlemliyorum, zorlanıyoruz belki ama hayatıma kattıklarıma bakınca hepsi çok değerli keşifler.


Nerede, hangi rolde olursak olalım sadece kendimizi biraz iyi hissetmeye, biraz daha mutlu olmaya ihtiyaç duyuyoruz.


Kendimi bildiğim andan itibaren insan ilişkileri, sosyal roller ve iletişim benim için büyük bir merak konusu. Kişisel yetenek ve yetkinliklerimi keşfetmek, farkındalığımı artırıp onlardan en yüksek faydayı yaratmak da hayat amacım oldu. Kendi gelişimim adına katıldığım programlar, aldığım eğitimler ve danışmanlıklar profesyonel olarak yaptığım iletişim alanına da çok önemli katkılar sağlıyor.


İnsan bildiği, öğrendiği, tanık olduklarının ötesinde deneyimledikleriyle yol alıyor. Kendimi olduğum gibi görebildiğimde, neyi yapabileceğimi, neyi değiştirebileceğimi, neyi olduğu haliyle kabullenmem gerektiğini hissediyorum. Kalbimi dinliyorum.


Bütün seslerin yükseldiği bu dönemde, siz de kendi sessizliğinizde kalabilir ve kalbinize sorabilirsiniz… Emin olun, o size neyin iyi geleceğini, nasıl mutlu olacağınızı mutlaka söyleyecektir.


Yetersizliklerinize, kırgınlıklarınıza, başaramadıklarınıza, zihninizdeki sizi çekiştiren seslere, yargılara anlayışla bakın, tekrar tekrar, kendinizden asla vazgeçmeyin!


Kalbinizin sesini nasıl mı duyacaksınız? Kendinizle sağlıklı iletişim kurarak ☺

523 views0 comments

Recent Posts

See All