• Sibel Keyvan

Değişmek her zaman gelişmek değil.


Değişimi, trendleri, geleceği anlamak için yeni gelen kuşakları anlamaya çalışıyoruz. Yüzlerce binlerce araştırma, bilimsel makale var onları anlamak yolunda üretilmiş. Büyük projeksiyon tutuyorlar anlayamadıklarımıza. Peki sadece kuşaklara bakarak iyi bir gelecek senaryosu yaratmak mümkün olur mu? Ne zamandır aklımı kurcalıyor ben konunun uzmanı değilim ama bir şeyler es geçiyoruz gibi geliyor.


Sadece yeni kuşaklar için yaratılmış bir gelecekte, bir iki önceki kuşaklar yok sayılmış olmuyor mu? Uzaylılar gelip X ve Y kuşaklarını bir gecede ortadan kaldırmayacağına göre gelecek denen senaryo, doğal yaşam sürecinin bir parçası olarak birlikte yaşanacak demektir. Sadece diğer kuşaklarla ilişki de değil, yaratılmış olan diğer her şeyle birbirimizi etkiliyoruz, doğa, çevre, hayvanlar birlikte dönüşüyoruz.


Ben bunların içinde insanın kendi değişimini, evrimini yeterince göremediği, farkında olamadığı kanısındayım. Belki doğamızdan kaynaklı bilmiyorum, kendimiz sanki sabit duruyormuşuz gibi, bir değerlendirme yapacaksak hep dışarıya bakıyoruz. Ne on sene önceki ben benim, ne dünkü, ne de şimdi şu an bunları yazan ben aynıyım. Kendi kendimizi kabul edebilmek için ismimizin etrafına, bize birilerinin söylediği ya da deneyimlerimizden kaynaklı bazı etiketler koyuyoruz. Ben şöyleyim ben böyleyim, onu yapamam ancak böyle olursa yapabilirim… Sınırsız sonsuz, yetenek ve yetkinliklerle dolu, zengin ve özgün varlığımızı işte bu etiketlerle kısıtlıyoruz.


Evet geçmişte bir kez bir şeyi deneyimledim, belki hoşuma gitmedi ama bilmiyorum ki bugün yeniden denersem ne hissederim. O “hoşuma gitmedi” hissi bizi yeniyi deneyimlemekten uzak tutuyor. Ne ilk kez denediğim yaştayım, ne koşullar aynı… Aradan geçen zaman içinde ben de büyüdüm, değiştim, o zaman yapamadığımdan başarısız olduğumdan, belki bugün keyif alacağım bilmiyorum ki!


Diğer insanlar olaylardan daha çok kendine tanıklık etmeli, gözlemlemeli insan diye düşünüyorum. Kendimi ilk hatırladığım zamanlardan bugüne nasıl bir gelişim süreci geçirdim, neleri başardım, neleri denedim ama olmadı başka tercihler yaptım, yeni neler öğrendim, nereleri gezdim, yeni kimlerle tanıştım neler paylaştım, hangi zorlu deneyimleri geçtim, neyi kolay yapmaya başladım, ne istiyorum ve en çok da nasıl ve neyle mutlu oluyorum, nelerden keyif alıyorum?... Ne çok soru, ne çok bakılacak konu var değil mi?


İş hayatında, aile hayatında, ilişkilerde kendimiz dışındakileri en ince detayına kadar mercek altına alıp incelerken, konu kendimize gelince şimdi bunlara vaktim yok diyebiliyoruz. Bu kadar kolay mı kendinden vazgeçmek, belki bugün var yarın olmayacak insanlara olaylara yıllarca emek verirken neden biricik varlığımız bu özeni hak etmesin. Öyle ya yaşam yolculuğumuz boyunca her ne koşul olursa olsun yanımızda olacak olan tek gerçek dostumuz yine kendi varlığımız.


İnsan kendine onca soruları boşuna sormuyor, kendini tanımaya boşuna çalışmıyor… Çünkü tamamlanmaya dair bir açlığımız var. İsteklerimizin dileklerimizin gerçekleşmesiyle ya da birilerini koyarak doldurmaya çalışıyoruz o boşluk hissini. Böyle olunca o his büyüyor da büyüyor. Oysa o boşluk hissi kendi içinde huzurlu olmaya, kendinle barışmaya olan ihtiyaçtan geliyor. Kendiyle huzurlu olmadı mı insan ne fark eder ne kadar iyi yaşam koşullarında olduğu… Bir elimiz yağda bir elimiz balda lüks içinde olmayı hatta onu bırakın yaşam konforumuzu artırmayı hepimiz diler isteriz, hakkımız da. Peki eksik olana, boşluğa odaklandıkça var olanları kaçırıyor olabilir miyiz? Belki bulunduğumuz koşullar içinde de çok şükredecek şeyimiz var, yok zannettiğimiz pek çok şey belki zaten hayatımızda.


Olanı olduğu gibi görebilmek biraz da içimizdeki o huzur hissinden geçiyor. Kendini tanımaya başladığında, isteklerin belirmeye başlıyor, ne istediğini bilince nasıl mutlu olacağına dair fikrin oluyor. O zaman hayat seni seçsin diye beklemeyi bırakıyorsun, sen seçmeye başlıyorsun. Seçimlerinle yaşamak yaşadığın hayatın sorumluluğunu almayı kolaylaştırıyor. Ben seçtim diyorsun, ben seçtim bunu yaşadım, memnunsam bununla devam ederim, değilsem mecbur değilim. Daha önce hatırlarsanız “seçim paradoksu”ndan bahseden bir yazı yazmıştım. Neyi seçtiğimiz hayatımızın akışını etkiliyor, üzerinde çokça durmak gereken ama keşfedince mutluluğu %100 artıran bir durum.


Hayattaki her şey gibi ben de değişiyorum engel olmak mümkün mü? Benim onlara olduğu gibi diğerlerinin de bana uyum sağlaması gerekmez mi? Öyle de oluyor yaşamın değişimini birbirimizi etkileyerek yine birlikte oluşturuyoruz. Yaratılan her bir varlık bu değişimin parçası.


Geliştirdiği teknolojiyle evrim sürecinde kendini bir yerlere ışınlayacak aşamaya gelmiş insanoğlu, üzerinde yaşadığı dünyayı öldürerek kendini de yok ettiğini nasıl akıl edemiyor?! Yoksa bizler evrimleşmeyi, akılcı yaklaşımı, gelişmeyi yanlış mı anlıyoruz?


Değişmek dönüşmek her zaman “gelişmek” demek değil. Öyle olsa bugün evrimimizin bu aşamasında dünya kaynaklarını tüketme aşamasında olmazdık, savaşlar olmazdı, birbirimize doğaya duyarsızca zarar veriyor olmazdık. Beşer olma halinden, ülke, milliyet, din, dil, ırk, cinsiyet fark etmeksizin, insan olmanın eşsiz nitelikleriyle donatılmış bir dünya vatandaşı olmanın sorumluluğuna geçmek nasıl mümkün olur?


Ben bunun insanın kendi yeteneklerini yetkinliklerini bilmesiyle, kendini tanımasıyla, kendiyle sağlıklı bir iletişime geçip kendini gözlemlemesi, değişimine tanıklık etmesiyle kendi eşsizliğinin ve değerinin farkına varmasıyla olacağını düşünüyorum. Kendiyle barışık olan diğer insanlarla dünyayla barışık oluyor, kendini anlayan başkalarını anlıyor, kendini seven dünyayı sevebiliyor onu korumak adına bir şeyler yapmaya istekli oluyor. Bu sebeple önce kendi içimizdeki çatışmaların, savaşların, huzursuzların bitmesini diliyorum. Onlar bitsin ki kendi içimize getirdiğimiz barışı huzuru tüm dünyaya getirmeye gönlümüz olsun.


Görsel: Garry Davis* tarafından tasarlanan “Dünya Vatandaşı Bayrağı”.


*Sol Gareth "Garry" Davis (1921 - 2013), Amerikan vatandaşlığından vazgeçmesi ve 1948'de Birleşmiş Milletleri milli savaşları sona erdirmenin bir yolu olarak dünya hükümetini savunmasıyla tanınan uluslararası bir barış aktivistiydi.

Bir Dünya Federalisti olan Davis, 1953'te Dünya hükümetini eğitmek ve tanıtmak için kar amacı gütmeyen Dünya Hizmet Otoritesini kurdu. Dünya Hizmet Otoritesi, 13 (2). Madde, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve dünya vatandaşlığı kavramına ilişkin yorumuna dayanan fantastik bir seyahat belgesi olan Dünya Pasaportu gibi "dünya hükümeti belgeleri"ni yayınlar.

Recent Posts

See All