• Sibel Keyvan

Çalışma Hayatı ve Tembellik Hakkı!

Updated: Feb 14


Evet doğru okudunuz tembellik hakkı!


Kendimi bildiğim bileli, çalışma konusunda aşırılığa giden bir eğilimim oldu. Bunun iş hayatında gördüğüm faydası kadar özel hayatımda ödediğim bedelleri de uzun yıllar sonunda fark ettim. Oysa hayat gidip gelmeler arasındaki dengeyi kurabilmekten ibaretmiş onun farkına varıyorum… Yani doğru ya da yanlış da yok, deneyimler var, o dönem neye ihtiyacın varsa onu yaşıyorsun ne iyi geliyorsa onu yapıyorsun. Sadece dengelenmek için işaretleri iyi izlemek arada ayar yapmak gerekiyor.


Hiçbir şey tesadüf değil tabi, dağına göre kar olayı, çalışma hayatına “esnek çalışma saatlerine” uygun değilseniz asla içinde yer alamayacağınız ajans ortamından başladım. Çok çalıştım, ürettim… İş hayatında bana konan hedeflerin çok ötesinde hedeflerim oldu benim her zaman. Kimseyle paylaşmadığım yüksek yüksek hedeflere ulaşmak uğruna hep çok çalıştım. Diğer insanların dedikleri şurada dursun insan önce kendini değerlendiriyor. Ve maalesef daha çok da başaramadıkları, yetersiz gördüğü yanlarıyla ‘not’luyor. Ben de malum pek çoğumuz gibi sonuçta kendime pek yeterli notlar veremeyenlerdenim.


Kurumsal hayattan freelance danışmanlığa geçtiğimde, çalışma zamanımı kendim ayarlayabilir hale geldiğimde düşündüm başka neler yapabilirim diye. Hayatımın yarısından fazlasında yüksek tempolarda çalışmıştım, kalan zamanımı neyle nasıl doldurursam beni tatmin eder bilmiyordum. Kendi kendine yeni bir şeyler öğrenmek bir programı takip etmeden çok mümkün olmuyor. Ne yapabilirim diye sorgularken üniversiteden arkadaşım sevgili Aylin Löle’nin ısrarlarıyla kendi okulumda, halkla ilişkiler yüksek lisansına başladım.


2019’un Eylül ayında başladım ve pandemi sürecinde de ilk yılı tamamladım. Şimdi tez aşamasındayım. 40’lı yaşlarda yeni bir şeyler öğrenmenin, yeni bilgiye bu kadar aç olduğumun, öğrendiklerimin işe, gündelik hayata bakış açımı bu kadar değiştirebileceğini, yeniden öğrenci olmanın bu kadar keyifli olacağını tahmin bile edemezdim. Şimdi iyi ki diyorum, iyi ki başlamışım, iyi ki Aylin’in ısrarlarını dinlemişim, iyi ki bu saatten sonra bu bilgilerle ne yapacağım diyen iç sesimi dinlememişim.


Benim aşırı çalışmaya olan eğilimim tabi ki okulda da kendisini gösteriyor ancak eskiye göre bir farkla; artık aynı zamanda keyif almayı bilecek kadar hayat deneyimine sahibim!


Çalışma dengesi dendiğinde geçen yıl okuduğum, etrafıma da çokça tavsiye ettiğim Paul Lafargue'ın Tembellik Hakkı kitabından bahsetmek istiyorum. Kitabın yazarı Paul Lafargue, Karl Marx’ın damadı. Tembellik Hakkı kitabı da yazıldığı 1880’li yıllardan günümüze kadar geçerliliğini koruyan manifesto niteliğinde. Kitap kapitalizmin vahşi çalışma koşullarına olduğu kadar, çalışmaya övgüler düzen 20. Yüzyıl Marksist klişelerine de savaş açıyor. Çalışmada aşırılığa giden herkese de tavsiyemdir. Okuyun okutun. “Çalışma”da dengeye gelebilmek üzere bu incecik kitap kocaman bir düşünme alanı açıyor, sorgulatıyor ve yepyeni bakış açıları kazandırıyor.


Kitap tembelliğe övgüden ziyade, “Çalışma Hakkının Çürütülmesi” alt başlığıyla içinde bulunduğumuz sisteme ve tuzaklarına dikkat çekiyor. Çalışanların beyinlerinin egemen güçlerce nasıl kullanıldığını ortaya koyuyor. Tembellik Hakkı metni, 19. yüzyılı çalışan ve egemen güçlerini toplumsal, ekonomik ve sosyal olarak analiz ediyor olmasına rağmen içinde yer alan bilgiler bugün de güncelliğini koruyor.


Lafargue, makineleşme sayesinde çalışma süresinin kısaltılabileceğini, boş zamanın artırılabileceğini savunuyor. Bu nokta doğal olarak makineleşmenin insanları işlerinden edeceği endişelerini beraberinde getiriyor. Ancak şunu da göz ardı etmemek gerekiyor; çalışma ve tüketme eğilimlerinin önlenemez yükselişinin ve güçlenen egemenliğinin yaşandığı günümüzde, bu aşırılıklar insanın doğasından gelen hayatı “yaşama”ya, doyasıya keyfini çıkarmaya her geçen gün daha fazla engel oluyor.


Tembelliğin özgürlüğün bir parçası olduğunu savunan ve insanların tembellik yapma haklarının olduğunu belirten metin bu yönüyle bir sistem ve toplum eleştirisi. Yaklaşık bir buçuk asırdır da sistemin insanları baskı altına sokan ve kölelik düzenine uymaya zorlayan çalışma şekillerini dikte ettiğinden bahsediyor. Tembelliğe aşağılayıcı gözle bakılmasının yanlışlıklarını da dile getiren kitap, tembelliğin bir varoluş gerekliliği olduğunun altını çiziyor. Zorunlu çalışmaya ayrılmayan özgür zamanın insanın erdem, yaratıcılık, performans, bireysel başarı ve üretimine büyük katkı sunacağını savunuyor ki buna tamamen katılıyorum.


Lafargue, bu metinle çalışmaya değil, insanı insanlıktan çıkaran aşırı çalışmaya karşı savaş açmakta ve "çalışmanın kutsallaştırılması"na itiraz ediyor. Çalışma sürelerinin kısaltılmasının verimi artırdığına dair, çalışmadan taraf olan ekonomist ve bilim insanlarının da hemfikir olduğunu, yaşanan pratiklerin de bunu gösterdiğini, dolayısıyla daha kısa süreli çalışmanın şimdiki şekilde çalışmaya göre daha doğru olacağını belirtiyor. Çalışma hayatındaki tarihsel akışı, sonuçları bugüne dayanan nedenleriyle aktarıyor.


Böyle gelmiş böyle gider, ben mi düzelteceğim, ben tek başına böyle düşünsem ne olur sistem böyle, ne yapabilirim? Dediğinizi duyar gibiyim. Ben de öyle düşündüm başta. Sonra hiç sorgulamadan kabul ettiğim sistemin nereden ve nasıl doğduğunu öğrendiğimde, kazananı ben olmadığım bir oyunda sürekli kazanmak üzere çabaladığımın farkına vardım. Daha iyi yaşam koşulları, konfor için kariyer yapıyoruz, sonra o hayat tarzının “ihtiyaçları” dediğimiz şeyleri satın almak için anlamsız tüketim içine girip kendimiz bir kısır döngünün içinde buluyoruz.


Konfüçyüs’ün Zevkle yaptığınız bir işi mesleğiniz olarak seçin. Böylece, ömrünüzün geri kalanında hiç çalışmak zorunda kalmazsınız.” sözünde olduğu gibi, yaparken zevk almadan bir üretme eylemi bireyi, yapılan üretim sürecinden de yabancılaştırıyor. Bunun üzerine bir de, üretim sürecinde hiçbir katkısı olmadığı halde en büyük payı alan diğer taraflar düşünüldüğünde, “üretme” eylemi iyice zevksiz ve bu nedenle “kendini gerçekleştirmek”ten uzak bir etkinlik haline geliyor. Lafargue’a göre, sistemin bu şekilde işlemesine, gücünün artmasına ve yayılmasına en büyük katkıyı da, bitmek tükenmek bilmez “çalışma tutkusuyla” bizzat çalışanların kendileri, yani bizler sağlıyormuşuz! Kendimden hareketle katıldığımı söylemeden geçemeyeceğim.


Artan çalışma saatleri, fazla mesailer, kısalan tatiller, zorlu çalışma şartları, güvenliksiz ve güvencesiz iş koşulları, düşük verimlilik, üreten ve tüketen bireyler arasındaki sosyo-ekonomik uçurum, üretenin ürettiğini kullanmaması, faydasını bilmemesi, tüketilebileceğinden fazla üretim yapılması, sömürgeler, küreselleşme ve yeni pazarların bulunması zorunluluğu vb. monoton yaşamları, birbirine benzeyen mutsuz çalışanları, mutsuz toplulukları, kötü ekonomileri ve mutsuz ülkeleri doğruyor.


İşte bu nokta ülkeler ve ekonomi egemenleri için, bireyin psikolojisi ve çalışma hayatı psikolojisini iyileştirme zarureti gerçeği ortaya çıkarıyor. Pozitif Psikoloji! Haftaya bunun devamı olarak yazacağım. Neyin eksik olduğuna bakmak yerine, bireyde neyin olması gerektiği, neyin doğru olduğuna odaklanan yaklaşım. Pozitif psikoloji ve mutluluk…